Kurlar Yükleniyor...
articledummy

Çiçekten Asfalta: Bir İklim Zirvesi, Bir Ova

Sabah güneşi Aksu Ovası'nın üzerine usulca yayılıyor.

İlk bakışta sıradan bir düzlük gibi.

Ama biraz durup dinlerseniz, bu toprak konuşur.

Bu toprak bizden daha yaşlıdır.

Binlerce yıl boyunca Toroslar'dan inen sular taşı, kumu, çamuru ve bereketi aşağıya taşıdı. Nehirler taştı. Her taşkın biraz daha alüvyon bıraktı. Sular çekildi. Yeni topraklar oluştu. İnsan geldi, ekip biçti. Köyler kuruldu. Kentler yükseldi.

Aksu'nun antik çağdaki adı Kestros'tu.

Perge, bugün denizden içeride olmasına rağmen Kestros sayesinde Akdeniz'e bağlanıyordu. Antik kaynaklarda nehrin Perge'ye kadar ulaşıma elverişli olduğundan söz edilir. Zaman içerisinde nehrin taşıdığı alüvyonlar coğrafyayı değiştirdi; kıyılar ilerledi, eski ulaşım düzeni ortadan kalktı.

Bir başka deyişle, bugün üzerinde yürüdüğümüz ovanın önemli bir bölümünü bize nehirler bıraktı.

Biraz daha doğuda Köprüçay, antik adıyla Eurymedon, vardı.

Aspendos'un zenginliğinin arkasında da bu nehir bulunuyordu. Gemiler, ürünler ve insanlar nehir aracılığıyla Akdeniz'e ulaşıyordu.

Bu coğrafyanın daha sessiz su damarları da vardı.

Tehnelli...

Bölge insanının hafızasında adı hâlâ yaşıyor.

Zaman içinde drenaj kanalları, sulama sistemleri, yollar ve arazi düzenlemeleri bu su coğrafyasını değiştirdi.

Hepsi aynı büyük su sisteminin parçalarıydı.

Ulaşımdı.

Ticaretti.

Bereketti.

Hayattı.

Ben de o hafızanın bir kısmını gözlerimle gördüm.

Kış yağmurları günlerce sürdüğünde, o zamanlar pamuk tarlaları olan bu arazilerin suyla dolduğunu hatırlıyorum. O dümdüz ova bir anda göle dönüşürdü.

Su yükseltilmiş yola kadar gelirdi.

Hatta zaman zaman yol bile kapanırdı.

Bugün geriye dönüp baktığımda o görüntüler bana başka bir şey söylüyor:

Su buranın misafiri değildi.

Ev sahibiydi.

Taşkın ovasının doğası budur.

Bilimsel çalışmalar da Aksu Ovası'nda taşkın düzlükleri ve alüvyal alanlar bulunduğunu gösteriyor. Aksu havzasında taşkın riski bugün de araştırılıyor ve taşkın koruma projeleri yürütülüyor.

Suyun ovaya yayılması yalnızca geçmişten kalan bir hatıra değil. Su yayılır. Toprak suyu emer. Yeraltı suyu beslenir. Sonra sular çekilir ve hayat yeniden devam eder.

Suyu tamamen ortadan kaldıramazsınız.

Önüne engel koyarsanız başka bir yol arar.

Toprağın üzerini geçirimsiz yüzeylerle kapatırsanız içine giremeyen su başka yere gider.

Bu ovanın tek sahipleri insanlar ve nehirler de değildir.

Balık vardır.

Kuş vardır.

Böcek vardır.

Bitki vardır.

Bir akarsu yalnızca akan su değildir.

Bir ekosistemdir.

Bir halkayı değiştirdiğinizde yalnızca o halkayı değil, bütün zinciri etkilersiniz.

Sonra 2016 geldi.

Türkiye'nin ilk botanik EXPO'su burada yapıldı.

Ana tema neydi?

“Çiçek ve Çocuk.”

Sloganı neydi?

“Gelecek nesiller için yeşil bir dünya.”

Tarih, biyoçeşitlilik, sürdürülebilirlik ve yeşil şehirler EXPO'nun alt temaları arasındaydı. Organizasyon yaklaşık 1.121 dönümlük bir alana kurulmuştu.

Çiçek konuşuldu.

Çocuk konuşuldu.

Biyoçeşitlilik konuşuldu.

Sürdürülebilirlik konuşuldu.

Çocuklara daha yeşil bir dünya bırakacağımızı söyledik.

Aradan on yıl geçti.

Şimdi aynı yerde dünya yeniden toplanıyor.

Bu defa çiçekleri değil, dünyanın iklimini konuşmak için.

COP31

Dünyanın dört bir yanından ülkeler Antalya'ya gelecek.

Emisyonlar konuşulacak.

Küresel ısınma konuşulacak.

Su konuşulacak.

Kuraklık konuşulacak.

Toprak konuşulacak.

Biyoçeşitlilik konuşulacak.

İklim krizinin bedelini gelecek kuşaklara bırakmamak gerektiği anlatılacak.

Ve bütün bunların konuşulacağı yerin hemen karşısında başka bir görüntü var.

Güncel haberlere göre EXPO alanının karşısında yaklaşık 300 dönümlük bir alan otopark olarak hazırlanıyor.

Yine güncel haberlere göre yaklaşık 150 dönümlük bölümde dolgu ve asfaltlama tamamlandı. Kalan bölümde de asfalt öncesi dolgu çalışmalarının sürdüğü belirtiliyor.

Bir an durup düşünelim.

150 dönüm.

Yaklaşık 150 bin metrekare.

Binlerce yılda oluşmuş bir ovanın üzerinde, kısa sürede oluşturulmuş devasa bir sert yüzey.

Ve bütün bunlar ne için yapılıyor?

İklim zirvesi için.

İşte benim içime sindiremediğim yer tam burası.

Bir otoparka ihtiyaç olabilir.

Binlerce insan gelecek.

Araçlar gelecek.

Güvenlik olacak.

Lojistik olacak.

Bunların hepsini anlayabiliriz.

Ama asıl tartışmamız gereken, otoparka ihtiyaç olup olmadığı değildir.

Bu ihtiyacın neden böyle bir ovada ve böyle bir yöntemle karşılandığıdır.

EXPO'nun önüne kadar ulaşan raylı sistemle ilgili düzenlemeler yapılamaz mıydı?

Otobüs ve toplu taşıma kapasitesi güçlendirilemez miydi?

Daha uzaktaki mevcut sert zeminlerden ring servisleri kurulamaz mıydı?

Geçici, sökülebilir ve toprağı kalıcı biçimde kapatmayan çözümler araştırılamaz mıydı?

Mevcut otoparklar ve sert yüzeyler daha etkin kullanılamaz mıydı?

Bunların hiçbiri mümkün değilse, bunun teknik gerekçeleri kamuoyuna anlatılamaz mıydı?

Bir toprağın üzerini kapattığınızda yalnızca tarım yapma imkânını değiştirmezsiniz.

Suyun hareketini de değiştirirsiniz.

Toprağın yağmuru emme kapasitesini değiştirirsiniz.

Yüzey akışını değiştirirsiniz.

Toprağın içindeki hayatı değiştirirsiniz.

Kuşun beslendiği alanı, böceğin yaşadığı ortamı, suyun toprakla buluştuğu ilişkiyi değiştirirsiniz.

Bir sulak alanı veya taşkın ovasını anlamak için yalnızca yağmur yağdığı güne bakılmaz.

Binlerce yıllık hafızasına bakılır.

Tarih bize bunu defalarca öğretti.

Mezopotamya'da insanlık dünyanın en büyük uygarlıklarından bazılarını kurdu.

Fırat ve Dicle'nin sularıyla toprağı işledi.

Ama yanlış sulama ve drenaj uygulamalarının uzun dönemli etkileri, bazı bölgelerde tuzlanmanın tarımsal üretimi nasıl zorlaştırabileceğinin tarihsel örneklerinden biri oldu.

Binlerce yıl sonra başka bir kıtada başka bir ders yaşandı.

1930'ların Amerika'sı...

Dust Bowl felaketini gördük.

Dünyanın pek çok yerinde dere yataklarının daraltılmasının, sulak alanların kaybedilmesinin ve taşkın ovalarının yapılaşmasının sonuçlarını gördük.

Gökyüzü karardı.

Çiftlikler terk edildi.

İnsanlar göç etti.

Toprağın yalnızca üzerinde yaşadığımız bir yüzey olmadığı acı biçimde öğrenildi.

Doğa intikam almaz.

Doğanın öfkesi de yoktur.

Doğa yalnızca kendi kurallarıyla çalışır.

Suyu tutacak toprağı ortadan kaldırırsanız su akar.

Dere yatağını daraltırsanız su kendisine başka bir yol arar.

Taşkın alanını kapatırsanız yağmur yağmayı bırakmaz.

Bu yüzden benim çocukluk hafızamdaki o sular bugün başka anlam taşıyor.

Biz o suları gördük.

Tarlaların nasıl göle döndüğünü gördük.

Yolların nasıl kapandığını gördük.

O ovanın suyla nasıl yaşadığını gördük.

Ayrıca DSİ aynı havzada taşkın koruma projeleri yürütüyor.

Dolayısıyla bugün sorulması gereken sorular son derece basit:

Bu otoparkın uzun vadeli ekolojik etkileri nasıl değerlendirildi?

Toprağın geçirimsiz hâle gelmesinin yüzey sularına etkisi hesaplandı mı?

Taşkın riski değerlendirildi mi?

Yeraltı sularına etkisi araştırıldı mı?

Daha düşük ekolojik etkiye sahip ulaşım ve otopark alternatifleri değerlendirildi mi?

Ve bütün bunların cevapları kamuoyuyla paylaşıldı mı?

Çünkü COP31'in başarısı yalnızca konferans salonlarında verilen mesajlarla ölçülmeyecek.

Dünyaya “iklimi koruyalım” derken, konferans salonunun penceresinden görünen toprağa nasıl davrandığımız da o mesajın bir parçasıdır.

2016'da burada çocuklara baktık.

Çiçeklere baktık.

Ve dedik ki:

“Gelecek nesiller için yeşil bir dünya.”

On yıl sonra aynı yerde dünyanın geleceğini konuşacağız.

Belki de COP31 başlamadan önce kendimize sormamız gereken ilk soru budur:

Hani çiçek?

Hani çocuk?

Hani gelecek nesiller için yeşil dünya?

İklimi korumak için dünyayı Antalya'ya çağırırken, toplantının hemen karşısındaki toprağı koruyamıyorsak, anlatacağımız hikâyede bir eksiklik yok mu?

Ben otoparka karşı değilim.

Ulaşıma da karşı değilim.

COP31'in Antalya'da yapılmasına hiç karşı değilim.

Tam tersine, böyle büyük bir iklim zirvesinin Antalya'da yapılması çok değerli.

Ama belki de tam bu nedenle daha dikkatli olmak zorundayız.

Çünkü dünya bize bakacak.

Ve gerçek iklim politikası bazen büyük cümlelerde değildir.

Bazen yeni bir proje yapmak yerine mevcut olanı kullanmaktır.

Bazen insanları otomobilden indirip tramvaya bindirmektir.

Bazen bir ring otobüsü koymaktır.

Bazen geçici bir çözüm üretmektir.

Ve bazen...

En güçlü iklim politikası, toprağın üzerine yeni bir asfalt dökmemektir.

Çünkü biz gideriz.

Zirveler biter.

Delegeler ülkelerine döner.

Konuşmalar unutulur.

Ama o toprak orada kalır.

Ya da...

Kalmayabilir.

 

Yayın Tarihi
24.08.2026
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla