Kurlar Yükleniyor...
articledummy

Sindemik Riskler

Pandemi bitti sanıyoruz. Maske kalktı, uçaklar doldu, hayat hızlandı.

Asıl kriz henüz tam olarak karşımıza çıkmadı.

COVID-19, yalnızca bir sağlık sorunu değildi; nasıl yaşadığımızı, nasıl ürettiğimizi ve nasıl tükettiğimizi yüzümüze vuran küresel bir stres testiydi.

Bu testten ne öğrendiğimizi açıkça ortaya koyan en önemli çalışmalardan biri, The Lancet Commission on Improving Population Health Post‑COVID‑19 raporu oldu.

Raporun verdiği mesaj net: Sağlık, çevre ve ekonomi artık ayrı ayrı konuşulamaz. Birinde yaşanan kriz, diğerlerini kaçınılmaz olarak tetikliyor.

Bugün yaşadığımız sorunlar tesadüf değil; aynı kökten beslenen, birbirini büyüten risklerin sonucu.

Lancet Komisyonu bu durumu üç ana başlıkta ele alıyor.

Birincisi, bulaşıcı olmayan hastalıklar. Kalp-damar hastalıkları, diyabet, obezite ve solunum problemleri her yıl 43 milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine neden oluyor.

İkincisi, bulaşıcı hastalıklar. COVID-19 son örnekti ama son olmayacak. Doğayla kurduğumuz ilişki biçimi değişmedikçe, hayvandan insana geçen hastalıkların artması kaçınılmaz.

Üçüncüsü ise çevresel bozulma ve iklim krizi. Aşırı sıcaklar, hava kirliliği, su stresi ve biyolojik çeşitlilik kaybı artık günlük hayatın parçası. Gezegenin güvenli sınırlarını çoktan zorlamış durumdayız.

Rapora göre bu üç alan birbirinden bağımsız değil. Aksine, biri güçlendikçe diğerini besleyen sindemik riskler söz konusu. Yani yalnızca sağlık politikalarına odaklanıp çevreyi ihmal edersek ya da iklim krizini konuşup gıda sistemini görmezden gelirsek, kalıcı bir çözüm üretmemiz mümkün değil.

En çarpıcı tespitlerden biri de şu: Sorun bireylerde değil, sistemlerde.

İnsanlara “daha sağlıklı yaşa” demek tek başına işe yaramıyor. Çünkü sağlıksız davranışları doğuran çevre değişmeden, bireyden mucize bekleniyor.

Bugün sağlıksız gıdalar en ucuz seçenek.

Otomobil kullanımı en kolay ulaşım biçimi.

Fosil yakıtlar hâlâ teşvik ediliyor.

Beton, yeşilin önünde tutuluyor.

Sonra da ortaya çıkan obezite, hareketsizlik, solunum hastalıkları ve iklim felaketleri bireysel tercih gibi sunuluyor.

Lancet Komisyonu bu bakış açısını açıkça reddediyor.

Rapor, sürdürülebilir bir gelecek için üç temel sistemin birlikte dönüşmesi gerektiğini söylüyor.

Fiziksel çevre ve ulaşım bunların ilki. Yürünebilir şehirler, güçlü toplu taşıma, bisiklet ve aktif ulaşım imkânları, yeşil ve mavi alanlara erişim yalnızca çevre için değil; kalp sağlığı, ruh sağlığı ve yeni salgınlara karşı direnç için de hayati.

İkinci sistem tarım ve gıda. Ultra işlenmiş gıdaların azaltılması, yerel ve sağlıklı ürünlere erişimin artırılması, gıda israfının önlenmesi ve doğa dostu arazi kullanımı. Bugünkü gıda sistemi hem insanları hasta ediyor hem de gezegeni tüketiyor.

Üçüncü sistem ise enerji. Fosil yakıtlardan çıkış, yenilenebilir enerjiye adil bir geçiş, bunu yaparken enerji yoksulluğunu derinleştirmemek ve karbon fiyatlandırmasıyla teşvikleri yeniden düzenlemek. Enerji dönüşümü, yalnızca teknik değil, aynı zamanda sosyal bir mesele.

Lancet Komisyonu’nun en güçlü vurgularından biri de adalet.

İklim krizine en az katkı yapan ülkeler ve toplumlar en ağır bedeli ödüyor. Yoksullar hem sağlıksız gıdaya mahkûm kalıyor hem de kirli havaya maruz bırakılıyor.

Gelecek nesiller ise bugünün yanlış kararlarının faturasını ödemek zorunda kalacak. Bu nedenle rapor, “adil geçiş” kavramını merkeze alıyor.

Bu çalışma yalnızca hükümetlere değil; turizm sektörüne, otellere, yatırımcılara, belediyelere ve iş dünyasına da açık bir mesaj veriyor.

Sürdürülebilirlik artık bir tercih, bir pazarlama dili ya da iyi niyet beyanı değil.

Kurumsal bir sorumluluk.

Enerji verimliliği, sağlıklı gıda, yeşil alanlar, aktif yaşam imkânları ve yerel tedarik zincirleri artık “ekstra hizmet” sayılmıyor.

Bunlar geleceğin asgari standardı.

Lancet Komisyonu’nun uyarısı sert ama gerçekçi. Eski normale dönmek çözüm değil. Çünkü bizi bu kırılgan noktaya getiren şey zaten eski normaldi.

Sağlığı, çevreyi ve ekonomiyi birlikte düşünen bir dönüşüm; yalnızca daha temiz bir dünya değil, daha dirençli toplumlar yaratacak.

Artık soru şu değil: Bu dönüşümü yapabilir miyiz?

Asıl soru şu: Yapmazsak bedelini kim ödeyecek?

 

Yayın Tarihi
20.01.2026
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla