Bu kavurucu yaz sıcaklarında sizi bir süre siyasetten, ekonomiden ve günlük tartışmalardan uzaklaştıracak; ruhunuza, kültürel birikiminize ve hayranlık duygunuza katkı sağlayacak bir önerim var:
Ne yapıp edin, bu yaz Antalya’nın yaklaşık 150 kilometre kuzeyindeki, Toros Dağları’nın kalbinde yer alan Kibyra Antik Kenti’ni mutlaka ziyaret edin. Çok ama çok seveceksiniz. Buna eminim. O yolu gittiğinize fazlası ile değecek.
Kibyra size sadece bir antik kent değil, aynı zamanda Türkiye’de kültürel mirasın nasıl ayağa kaldırılabileceğini gösteren örnek bir restorasyon hikâyesi sunuyor.
Şehrin büyük bölümü hâlâ toprağın altında olmasına rağmen gün yüzüne çıkarılan yapılar bile ziyaretçiyi büyülemeye yetiyor.
Şehir doğası ile, konumu ile , bakirliği ile çok farklı bir iz bırakıyor insanda. Beni en çok etkileyen, Agora’nın ortasında yeniden hayat bulan Tholos Nymphaeumu oldu.
Yaklaşık 1.100 metre rakımda, iki bin yıl önceki Roma mühendisliğinin yeniden çalıştırılmasıyla taşların arasından gürül gürül akan suyu izlemek…
Bir kaç kez etrafında döndüm, sonra bir ara yere çöküp 1500 yıl öncesindeki fotoğrafı çekmeye çalıştım.
İşte o anda insan, antik bir kenti gezmeyi bırakıyor; onu yaşamaya başlıyor.
Müthiş….
Ve tam da bu nedenle şu soruyu kendime sordum:
Neden bunu diğer antik kentlerimizde de yapmayalım?
Antik Kentlerde Akan Suyun Mucizesi
Antik kentleri gezen milyonlarca insan, binlerce yıllık tiyatrolara, tapınaklara ve sütunlu caddelere hayran kalıyor.
Ancak ziyaretin sonunda çoğu zaman aynı cümleyi kuruyor:
“Çok etkileyiciydi… ama biraz sessizdi. Biraz da sıcaktı.”
Gerçekten de bugün gezdiğimiz antik kentlerin büyük bölümü tarihin yalnızca taşlaşmış iskeletlerini sunuyor.
Oysa Roma ve Helenistik dönemlerde bu kentler sessiz değildi.
Caddelerde insanlar dolaşıyor, dükkânlardan sesler yükseliyor, havuzlarda ışık oyunları oluşuyor, çocuklar oynuyor, kuşlar su içiyor, anıtsal çeşmelerden akan su bütün şehre hayat veriyordu.
Belki de antik kentlerin en karakteristik sesi, akan suydu.
Roma uygarlığı yalnızca görkemli yapılar inşa etmedi.
Aynı zamanda kilometrelerce öteden kemerler ve kanallarla su getirerek şehirlerini yaşanabilir hâle getirdi.
Bu su yalnızca insanların ihtiyacını karşılamıyordu.
Şehrin estetiğini oluşturuyor, iklimini serinletiyor, meydanlarına hareket katıyor, mimarisini tamamlıyordu.
Özellikle Nymphaeum adı verilen anıtsal çeşmeler, Roma kentlerinin adeta vitrinleriydi.
Bugün ise bu görkemli yapılar büyük ölçüde suskun.
Suyun yeniden hayat verdiği kentler
Neyse ki Türkiye’de bunun başarılı örnekleri ortaya çıkmaya başladı.
Sagalassos’ta Antoninler Çeşmesi yaklaşık 1.800 yıl sonra yeniden akmaya başladı.
Perge’de anıtsal çeşmeden gelen su sesi Roma şehir planlamasını kitaplardan çok daha etkili biçimde anlatıyor.
Kibyra’da Tholos Nymphaeumu’na yeniden su verilmesi ise yalnızca başarılı bir restorasyon değil; adeta kentin ruhunun yeniden canlandırılması anlamına geliyor.
Bergama Asklepionu’nda da suyun yerin altından dolaştırılması ziyaretçiye antik su sistemlerinin nasıl çalıştığını hissettiriyor.
Bu kentlerde ortak olan tek şey restore edilmiş taşlar değil.
Ortak olan şey, yeniden canlanan yaşam hissidir.
İnsan artık yalnızca geçmişe bakmıyor.
Geçmişin içinde dolaşıyor.
Oysa yapılacak daha çok iş var
Türkiye dünyanın en büyük antik kent müzelerinden biridir.
Efes…
Side…
Aspendos…
Hierapolis…
Aphrodisias…
Laodikeia…
Bu kentlerin çoğunda anıtsal çeşmeler hâlâ ayakta.
Ama büyük bölümü suskun.
Örneğin Efes’teki Traianus Çeşmesi Roma mimarisinin en zarif eserlerinden biri.
Bugün ziyaretçi yalnızca taş cepheyi görüyor.
Oysa kontrollü bir su dolaşımı sağlanabilse aynı yapı bambaşka bir atmosfer oluşturacaktır.
Aynı durum onlarca antik kent için de geçerli.
Turizm artık deneyim satıyor
Günümüz turisti artık yalnızca fotoğraf çekmek istemiyor.
Bir hikâyenin parçası olmak istiyor.
İnsanlar Japonya’da bambu ormanlarının sesini dinlemek için binlerce kilometre uçuyor.
İzlanda’da şelalelerin yanında saatler geçiriyor.
Roma’da Trevi Çeşmesi’nin başında uzun kuyruklar bekliyor.
Çünkü hareket, durağanlıktan çok daha güçlü bir iz bırakıyor.
Antik kentlerde yeniden akan su da tam olarak bunu sağlıyor.
Akan su;
• fotoğrafları güzelleştiriyor,
• ortamın akustiğini değiştiriyor,
• serinlik hissi oluşturuyor,
• geçmişi hayal etmeyi kolaylaştırıyor,
• ziyaret süresini uzatıyor,
• insanların hafızasında silinmeyecek bir anı bırakıyor.
Belki de en ekonomik yatırım
Elbette hiçbir antik yapıya bilinçsiz müdahale yapılamaz.
Koruma ilkeleri her şeyden önce gelir.
Ancak özgün hidrolik sistemi bilinen ve bilimsel restorasyonu tamamlanmış yapılarda kapalı devre dolaşım sistemiyle suyun yeniden akıtılması mümkündür.
Üstelik bu uygulama çoğu zaman yeni bir ziyaretçi merkezi yapmaktan çok daha düşük maliyetlidir.
Buna karşılık ziyaretçi deneyimindeki etkisi olağanüstüdür.
Antalya’nın öncülük edebileceği yeni bir vizyon
Antalya ve yakın çevresi bu konuda dünyanın en güçlü potansiyeline sahip bölgelerinden biridir.
Perge…
Side…
Aspendos…
Termessos…
Sagalassos…
Kibyra…
Hayal edin…
Perge’nin sütunlu caddesinde su yeniden akıyor.
Side’nin dev Nymphaeumu eski görkemine kavuşuyor.
Aspendos’un çeşmesi yeniden canlanıyor.
Sagalassos ve Kibyra aynı kültür rotasında ziyaret ediliyor.
Bu yalnızca birkaç restorasyon projesi olmaz.
Bu, Anadolu’nun “Roma Su Medeniyeti Rotası” olur.
Ve inanıyorum ki, dünyada benzeri olmayan bu rota, Türkiye’nin kültür turizminde yeni bir sayfa açabilir.
Şehirlere hayat suyu
Bir antik kenti ayağa kaldırmak yalnızca taşlarını onarmak değildir.
O kente yeniden sesini kazandırmaktır.
Ve antik kentlerin en güzel sesi…
Ne tiyatroların alkışı,
Ne agoraların uğultusu,
Ne de tapınaklardaki törenlerdir.
Onların en güzel sesi, iki bin yıl önce olduğu gibi bugün de taşların arasından süzülen sudur.
Belki de Türkiye’nin kültür turizminde atacağı en etkileyici adımlardan biri; antik kentlerimizi yalnızca korunan miraslar olmaktan çıkarıp, yeniden hissedilebilen yaşayan mekânlara dönüştürmektir.
Teknik zorluklar ve ek maliyetler elbette vardır. Ancak ziyaretçinin zihninde ve kalbinde bırakacağı etki düşünüldüğünde, akan suya yapılacak yatırım yalnızca bir restorasyon yatırımı değil; kültür turizmine yapılmış kalıcı bir yatırımdır.