Dün bir sohbette yine o klasik soru soruldu:
“Otelcilik zor mu gerçekten?”
Gülümsedim. Çünkü bu soruya tek kelimelik bir cevap yok. Otelcilik bir meslek değil; bir yaşam biçimi.
Hatta çoğu zaman yaşamın kendisinin önüne geçen bir biçimi.
İnsanlar bayram sabahı kahvaltıya inerken biz vardiya devralırız.
Yılbaşı gecesi geri sayım yapılırken biz mutfakla salon arasında mekik dokuruz.
Sevgililer Günü’nde romantik masalar kurar, kendi sevdiklerimizi telefondan arayıp “sonra konuşuruz” deriz.
Tatil dediğiniz şey, başkalarının dinlendiği zaman dilimidir.
Bizim için sezon demektir. Yoğunluk demektir. “Biraz daha dayan” demektir.
Haftanın altı günü, çoğu zaman gece yarısına kadar süren mesailer…
Bir çocuğun gösterisini kaçırmak…
Bir aile yemeğine “iş var” diyerek gelememek…
Bir dostun doğum gününe mesajla katılmak…
Otel lobileri kalabalıktır ama insan bazen o kalabalığın ortasında yalnız kalır.
Yüzlerce misafirin ismini hatırlarsınız ama kendi hayatınızın detaylarını kaçırdığınızı fark edersiniz.
Otuz yılı aşkın süredir bu sektörün içindeyim.
Binlerce check-in, binlerce gülümseme, yüzlerce kriz, sayısız gece…
Her şeyi gördüm. İnsan psikolojisini, sabrı, çözüm üretmeyi, kriz anında dimdik durmayı bu iş öğretti bana.
Beni büyüttü, olgunlaştırdı, hayata karşı dirençli yaptı.
Ama bir bedeli vardı.
Otelcilik çok sosyal bir iştir. Sürekli insan içindesinizdir.
Konuşursunuz, dinlersiniz, çözersiniz, yönlendirirsiniz.
Fakat iş bittiğinde içinizde tuhaf bir sessizlik olur. Enerji kalmaz. Sosyalleşecek hâl kalmaz.
Yıllar içinde şunu fark ettim:
Biz başkalarının en özel anlarına ev sahipliği yaparken, kendi özel anlarımızı ertelemeye alışıyoruz.
Ve sonunda insan şunu sorguluyor:
Bu kadar sosyal bir işte çalışıp, bu kadar asosyalleşmek normal mi?