Turizm sezonunun hazırlıklarının hız kazandığı bu günlerde, sektöre sadece ticarî ve hukuki pencerelerden değil, seyahatin özüne dair derin bir felsefî perspektiften de bakalım istedim. Bu konuda misafirimiz Alain de Botton.
İnsan Ruhunun Derin İhtiyacı: "Eudaimonia" Arayışı
Alain de Botton, Seyahat Sanatı adlı eserinde bizlere alışılmışın dışında bir soru sorar: "Neden seyahat ederiz?" Modern dünya bu soruya genellikle "dinlenmek", "eğlenmek" veya "yeni yerler görmek" gibi pragmatik cevaplar verirken; De Botton, meselenin derin bir psikolojik ve felsefi katmanı olduğunu savunur. Ona göre seyahat, mutluluk arayışımızın en somut dışavurumudur. Seyahat etmek, antik felsefede "eudaimonia" (ruhsal esenlik ve en yüksek zihin durumu) olarak adlandırılan kavrama ulaşma çabasıdır. Yolculuk sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda ruhsal bir arayış ve "kendini inşa etme" sürecidir. İnsanlar sadece bir uçak bileti veya otel odası satın almazlar; evlerindeki günlük rutinden ve hayatta kalma mücadelesinden koparak, hayatın ne olması gerektiğine dair bir anlam ararlar. Seyahat, bireyin kendi kültüründe bulamadığı ama benliğine uygun bulduğu özellikleri başka topraklarda arama arzusudur.
Beklenti ile Gerçeklik Arasında
Ne var ki seyahat genellikle broşürlerdeki kusursuz imgelerle (beklenti) ve vardığımız yerdeki sinekler, gürültü veya kendi içsel huzursuzluğumuzla (gerçeklik) girdiği çatışmada yaralanır. De Botton; Baudelaire’den Edward Hopper’a, Gustave Flaubert’den John Ruskin’e kadar pek çok sanatçı ve düşünürün rehberliğinde, seyahatin aslında bir "görme biçimi" olduğunu anlatır. Yine de seyahat anlamsız değildir. Tam tersine, doğru yaşandığında insanın kendi hayatına dışarıdan bakabilmesini sağlayan nadir imkânlardan biridir. Seyahat; gündelik hayatın görünmez kıldığı ayrıntıları görünür kılar. Bir yabancı şehirde yürürken, aslında kendi alışkanlıklarımızı fark ederiz. Başka bir sofrada otururken, kendi kültürümüzü yeniden tanırız. Başka bir dilin sesini dinlerken, kelimelerimizin kıymetini anlarız.
Derin Felsefi Katmanlar ve Günümüz Turizmi
Günümüzde turizm, ne yazık ki "sanat" olma vasfını yitirerek bir "endüstri" haline gelmiştir. İnsanların seyahate duydukları o kadim, felsefi açlık; bugün standartlaştırılmış paket turlar ve "her şey dahil" sistemlerin mekanik işleyişi arasında sıkışıp kalmıştır. Oysa de Botton’un işaret ettiği gibi, bir yerin insan üzerinde bıraktığı iz; yıldız sayısı veya açık büfe zenginliğiyle değil, anlam üretme kapasitesiyle ölçülür. Türkiye turizmi açısından bu durum, turistin sadece bir "müşteri" değil, anlaşılma, saygı görme ve kendini ifade etme ihtiyacı içindeki bir "insan" olduğunu kabul etmeyi gerektirir.
Seyahatin en kırılgan unsuru beklentidir. İnsan bir sahil kasabasına giderken yalnızca deniz hayal etmez; sükûnet hayal eder. Tarihî bir şehre giderken yalnızca taş binalar görmek istemez; bir zaman duygusu yaşamak ister. Eğer destinasyon bu beklentiyi taşıyacak estetik ve ruhu sunamazsa, yalnızca bir hizmet eksikliği değil; bir anlam kaybı yaşanır. De Botton’un melankolik bir dille anlattığı gürültülü yol kenarı kafeleri veya karmaşık havaalanları gibi, bugün de trafik sıkışıklığı, çevre kirliliği ve aşırı gürültülü ortamlar seyahatin felsefi amacına vurulan birer darbedir. Gastronomi, tarih ve mimari dokudaki eksiklikler, insanları "sıradanlığın gri karışımına" hapseder. Bir seyyah tatili gürültü ve kaos içinde geçtiğinde yaşadığı şey sadece kötü hizmet değil, ruhsal bir hayal kırıklığıdır.
Fiyat-Hizmet Ekseninden Deneyim Eksenine
Türkiye, bu anlam arayışı için eşsiz bir coğrafyadır. Aynı topraklarda medeniyetlerin izleri, inançların yankısı, mutfakların hafızası, dillerin ve hikâyelerin katmanları bulunur. Bir Anadolu kasabasının taş sokaklarında yürürken zaman ağırlaşır. Bir Ege sabahında ışık denize düşerken insanın içi genişler. Bir cami avlusunda, bir kilise duvarında, bir hanın gölgesinde insan, yalnızca tarih değil; kendisiyle de karşılaşır. Fakat bu zenginlik, yalnızca fiyat-hizmet dengesi içinde tanımlandığında yoksullaşır. Eğer turizm, insanın seyahate yüklediği felsefi katmanları görmezden gelirse; Türkiye yalnızca bir “uygun tatil destinasyonu” olarak anılır, ama bir “anlam coğrafyası” olarak hatırlanmaz.
Türkiye turizminin geleceği, seyahati sadece bir fiyat-hizmet ekseninden çıkarıp, tüm felsefi katmanları içeren bir "deneyim" olarak yeniden tasarlamasında yatmaktadır.
De Botton’ın vurguladığı "dikkatli bakma" eylemini teşvik eden, insanın hızla değil hazla hareket ettiği bir turizm modeli geliştirilmelidir. Destinasyonlar yalnızca konaklama değil; hikâye üretmelidir. Her şey dahil otellerin kapalılığından ziyade, yerel halkla ve yerel kültürle gerçek temas kurulan modeller ön plana çıkarılmalıdır. Yerel tarih, gastronomi ve kültür profesyonel ve derinlikli biçimde anlatılmalıdır. Turizm bölgelerindeki yüksek sesli müzik yayını, ışık kirliliği ve estetikten uzak tabela kirliliği ortadan kaldırılmalıdır. Kıyıların, ormanların ve tarihi dokunun korunması, sadece çevrecilik değil, seyahat sanatının sürdürülebilirliği için bir zorunluluk olmalıdır. Gürültü kontrolü, mimari bütünlük ve kültürel doku korunmalıdır. Yemek sadece sunum değil; tarih ve kimlik olmalı, Türk mutfağının bölgesel zenginliği felsefi ve kültürel bağlamıyla anlatılmalıdır.
Gerçek keşif, Alain de Botton’ın hatırlattığı gibi yeni yerler görmek değil, dünyaya yeni gözlerle bakabilmektir; bu yüzden Türkiye turizminin geleceği, misafirlerine bir yatak kapasitesinden fazlasını, yani eve daha bilge dönecekleri bir ‘anlam coğrafyası’ sunmasında gizlidir.
Kitaplarla kalın.