Son günlerde haber kanalları ve sosyal medya, Akdeniz sahillerimizi baştan başa saran mikroplastik görüntüleriyle doldu taştı. Mersin'den Adana'ya, Gazipaşa'dan Alanya'ya, Antalya Körfezi'nden Kemer, Çıralı ve Kumluca kıyılarına kadar uzanan bir kirlilik kuşağından söz ediyoruz. Dalgıçların paylaştığı su altı görüntüleri ise tablonun yüzeyde görünenden çok daha ağır olduğunu gösteriyor.
Türkiye'de son yıllarda pek çok benzer olayda olduğu gibi, vatandaş şikâyet ediyor ama derdini birbirine anlatıyor. Üstelik paylaşımlarda sorumlular da belli: kaynağın önemli bölümü kara kökenli. Nehirler ve drenaj kanalları üzerinden taşınan kentsel atıklar, plastik üretim ve geri dönüşüm süreçlerindeki kayıplar, Çukurova'nın sera örtüleri ve zirai ambalajları, arıtılmadan deşarj edilen atık sular.
Ve tabii ki bu tip sorunları önlemekle yükümlü olan resmî kurumların, ancak sonuçların ortadan kaldırılması noktasında devreye girmesi ve bunu bir başarı olarak sunması.
Peki ama hukuk bu konuda ne diyor?
Anayasa: Çevrenin korunması bir lütuf değil, ödevdir
Anayasa'nın 56. maddesi açıktır: "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir." Madde Devlete kirliliği temizleme değil, kirlenmeyi önleme ödevi yükler. Deniz süpürgeleriyle yüzeyden atık toplamak, anayasal ödevin ifası değil, yerine getirilememesinin sonucudur.
Anayasa'nın 43. maddesi de kıyıları doğrudan korur: Kıyılar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır ve yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyı, üzerinde serbestçe tasarruf edilebilecek sıradan bir alan değil, kamusal bir varlıktır. Anayasa'nın 5. ve 63. maddeleriyle birlikte değerlendirildiğinde çevrenin korunması idarenin tercihi değil, anayasal bir yükümlülüktür. AİHM'in Türkiye aleyhine verdiği Öneryıldız ve Taşkın kararları da aynı yöndedir: Devletin çevresel risklere karşı pozitif yükümlülüğü vardır. Riski bilip önlem almamak, ihlaldir.
Temel kanunlar ne diyor?
2872 sayılı Çevre Kanunu
Kanun, çevre hukukunun temel ilkelerini 3. maddesinde düzenler. Buna göre kirlenmenin önlenmesi, sınırlandırılması ve giderilmesi için yapılan harcamalar kirletene aittir; ciddi zarar tehlikesinin bulunduğu hallerde bilimsel belirsizlik, önlem almamanın gerekçesi olamaz. 8. madde ise yasağı açıkça koyar: her türlü atık ve artığı çevreye zarar verecek şekilde alıcı ortama vermek yasaktır. Aynı madde, kirlenme ihtimalinde önleme, kirlenme gerçekleştiğinde ise durdurma ve giderme yükümlülüğü getirir. Kanunun 11. maddesi atıksu altyapısı sorumluluğunu su ve kanalizasyon idareleri ile belediyelere yükler; bu yükümlülük bakımından arıtma tesisini kurmamak kadar, kurup çalıştırmamak da ihlaldir. Denetim yetkisi 12. madde uyarınca Bakanlıktadır ve gerektiğinde devredilebilir; ancak yetki devri sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Aykırılık halinde 15. madde faaliyetin süreli veya süresiz durdurulmasına, 20. madde ise tekerrürde artırılan idari para cezalarına imkân tanır.
Turizm sektörünün özellikle bilmesi gereken hüküm ise 28. maddedir: çevreyi kirletenler ve zarar verenler, sebep oldukları kirlenmeden doğan zararlardan kusur şartı aranmaksızın sorumludur. Kirletenin niyeti, dikkati veya izninin bulunup bulunmadığı tartışılmaz; nedensellik bağı yeterlidir. Nihayet 30. madde, çevreyi kirleten bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkese, ilgili mercilere başvurarak önlem alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteme hakkı tanır.
Diğer mevzuat ve uluslararası yükümlülükler
3621 sayılı Kıyı Kanunu kıyılardan herkesin eşit ve serbest yararlanmasını güvence altına alır. 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu sulara zararlı madde bırakılmasını yasaklar. 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve Yüzme Suyu Kalitesi Yönetmeliği, halk sağlığı boyutunu Sağlık Bakanlığı'nın sorumluluk alanına taşır.
Uluslararası düzlemde Türkiye, Akdeniz'in kirliliğe karşı korunmasına ilişkin Barselona Sözleşmesine ve bu sözleşmenin kara kökenli kirlilik protokolüne taraftır. Atık ithalatı bakımından Basel Sözleşmesi ve 2021'de yürürlüğe giren plastik atık değişiklikleri bağlayıcıdır. Gemi kaynaklı atıklar bakımından ise MARPOL Ek-V rejimi uygulanır. Bunlar tavsiye metinleri değil, Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca iç hukukun parçası olan bağlayıcı taahhütlerdir.
Türk Ceza Kanunu’nun 181.ve 182. maddeleri çevrenin kirletilmesini suç olarak düzenler. Kirliliğin şekli ve sonuçları bakımından çevreyi kasten veya taksitle kirletenlere verilecek ceza bir yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıdır. Failin tüzel kişi olması halinde hapis cezasına ek olarak TCK'nın 60. maddesi uyarınca faaliyet izninin iptali ve müsadere gibi güvenlik tedbirleri uygulanabilir; 55. madde ise suçtan elde edilen kazancın müsaderesine imkân tanır.
Doğrudan sorumlu kamu kurumu
Mevzuatın tamamı okunduğunda birincil muhatap tartışmasızdır: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. İzin, lisans, ÇED, denetim, idari yaptırım ve faaliyet durdurma yetkilerinin tamamı bu Bakanlıktadır.
Birçoğumuzun, yakın zamanda devreye alınan depozito iade sistemi öncesinde adını dahi duymadığı, ayrı ve özel nitelikli bir kurumumuz daha var: Türkiye Çevre Ajansı (TÜÇA).
Ajans, 24 Aralık 2020 tarihli ve 7261 sayılı Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile kurulmuş, Kanun 30 Aralık 2020 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun 1. maddesindeki amaç tanımı dikkat çekicidir: çevre kirliliğini önlemek, yeşil alanların korunmasına, iyileştirilmesine ve geliştirilmesine katkı sağlamak, döngüsel ekonomi ve sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artırmak ve ulusal ölçekte depozito yönetim sistemi kurulmasına, işletilmesine, izlenmesine ve denetimine yönelik faaliyetlerde bulunmak.
Diğer kamu kurumları ve belediyelerin sorumluluğu
Sorumluluk tek kuruma indirgenemez:
Ticaret Bakanlığı, atık ithalatının kontrolüne ilişkin denetim tebliğleri ve gümrük denetimi bakımından yetkilidir. İthal plastik atık tartışmasının hukuki muhatabı doğrudan buradadır.
Tarım ve Orman Bakanlığı ile DSİ, havza yönetimi, dere yatakları, sulama kanalları ve su ürünleri koruma alanları bakımından sorumludur. Seyhan, Ceyhan, Göksu ve Asi'nin taşıyıcı güzergâh olduğu tespit edilmişse, havza sorumluluğu tartışılmalıdır.
Büyükşehir belediyeleri ve su-kanalizasyon idareleri, 5216 sayılı Kanun ve Çevre Kanunu'nun 11. maddesi uyarınca atıksu ve katı atık yönetiminden birinci derecede sorumludur.
İlçe belediyeleri, 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 14 ve 15. maddeleri uyarınca temizlik, katı atık toplama ve çevre sağlığı hizmetlerinden sorumludur.
Valilikler ve kaymakamlıklar, 5442 sayılı Kanun kapsamındaki genel koordinasyon ve kolluk yetkilerini kullanmakla yükümlüdür.
Sahil Güvenlik Komutanlığı, deniz kaynaklı kirletme fiillerinde denetim ve tespit yetkisine sahiptir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ise 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu kapsamında turizm bölgelerinde çevrenin korunması, plaj ve kıyı yapılarının denetimi ile sürdürülebilir turizm kriterlerinin uygulanmasından sorumludur.
İdare hukukunda bu kadar çok kurumun yetkili olduğu alanlar, çoğu zaman hiçbir kurumun sorumluluk üstlenmediği alanlara dönüşür. Oysa hizmet kusuru kavramı tam da bu durumu karşılar: idarenin görevini hiç yerine getirmemesi, geç yerine getirmesi veya kötü yerine getirmesi, tam yargı davasına konu olabilecek bir sorumluluk doğurur.
Kurumlar görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür.
Çevre hukukunda idarenin takdir yetkisi vardır; ancak takdir yetkisi, görevi yapıp yapmamayı seçme hakkı değildir. İdare, hangi tedbiri hangi usulle alacağını takdir eder; tedbir almamayı takdir edemez. Denetim yetkisinin kullanılmaması, izin koşullarının denetlenmemesi, tekerrür eden ihlallere aynı düzeyde yaptırım uygulanması ve arıtma tesislerinin kapasite dışı çalışmasına göz yumulması, hukuken savunulabilir bir tercih değildir.
Bakanlık, 1 Temmuz itibarıyla altı ilde başlattığı denetimlerde 604 denetim gerçekleştirdiğini, 52 tesise toplam 118 milyon liranın üzerinde idari para cezası uyguladığını ve 19 tesisin faaliyetini durdurduğunu açıkladı. Cezalandırılanlar arasında, atık suyun bir kısmını arıtmadan deşarj ettiği tespit edilen bir büyükşehir belediyesi arıtma tesisinin de bulunması, sorunun yalnızca özel sektör kaynaklı olmadığını gösteriyor.
Buradaki hukuki soru şudur: Bu denetimler 1 Temmuz'da mı yapılmalıydı, yoksa mikroplastik sahile vurmadan önce mi? Çevre Kanunu'nun 12. maddesi denetimi periyodik ve sürekli bir görev olarak düzenlemiştir; kamuoyu tepkisine bağlı bir refleks olarak değil. Kirlilik sahile vurduktan sonra kesilen ceza, hukuken meşru ama işlevsel olarak geç kalmış bir tedbirdir.
Vatandaşın yapması gereken de bellidir: şikâyeti sosyal medyada değil, kayda geçen bir başvuruda ifade etmek. Çevre Kanunu'nun 30. maddesi kapsamında ilgili idareye yazılı başvuru, CİMER kaydı, gerektiğinde Cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusu ve idari yargıda dava. Meslek odaları, otelciler birlikleri, turizm dernekleri ve ticaret odalarının bu davaları açma ehliyeti, Danıştay içtihadıyla geniş biçimde kabul edilmektedir. Sektörün örgütlü yapıları bu yetkiyi kullandığında, mesele bireysel bir şikâyet olmaktan çıkıp kurumsal bir hukuki takibe dönüşür.
Dünya gerçeği: Yegâne çözüm caydırıcı cezadır
Dünya genelinde çevrenin korunmasında işe yaradığı kanıtlanmış tek araç, caydırıcı yaptırımdır. Farkındalık elbette değerlidir; ancak farkındalık yıllara ve nesillere sâri bir konudur. Denizin bugün, bu yaz, bu sezon korunması gerekiyor.
Caydırıcılığın hukuki ölçütü basittir: yaptırımın maliyeti, ihlalin sağladığı kazançtan yüksek olmalıdır. Arıtma tesisini kurmanın, işletmenin ve enerji giderini karşılamanın maliyeti, kesilen cezadan yüksekse, ceza bir yaptırım değil, kirletme ruhsatının fiyatına dönüşür. Bu durumda ihlal, rasyonel bir ticari tercih haline gelir. Türkiye'de çevre cezalarının yıllardır tartışılan zaafı tam olarak budur.
Nitekim Avrupa Birliği, 2024 tarihli Çevre Suçları Direktifi ile tüzel kişilere yönelik para cezalarını küresel ciroya oranlıolarak belirleme yoluna gitmiş, en ağır ihlaller için "ekosid" benzeri nitelikli hâller öngörmüştür. Yön açıktır: maktu ceza yerine ciro esaslı ceza, para cezası yerine faaliyet durdurma ve lisans iptali, sadece cezalandırma yerine çevresel zararın restorasyon maliyetiyle birlikte tazmini.
Bizde de araçlar mevcuttur: tekerrürde cezanın artırılması, faaliyetin durdurulması, çevre izin ve lisansının iptali, TCK 60 kapsamında tüzel kişiye güvenlik tedbiri uygulanması, TCK 55 uyarınca kazancın müsaderesi ve Çevre Kanunu'nun 28. maddesine dayalı tazminat davaları. Sorun araç eksikliği değil, araçların kararlılıkla ve zamanında kullanılmamasıdır.
Turizm ve çevre ilişkisi: Tartışmasız tek başlık
Her şey dahil sistemi, otel fiyatları, yatak kapasitesi, acente komisyonları, tanıtım bütçesi… Turizmciler bütün bu konularda birbirinden çok farklı fikirlere sahip olabilir; olmalıdır da. Sektörün canlılığı bu tartışmadan gelir. Ama herkesin mutabık olduğu bir şey vardır: çevrenin korunması konusunda gerekli özen gösterilmezse, turizm diye bir şey kalmaz ve diğer bütün başlıkların da hiçbir önemi kalmaz. Bu, duygusal bir cümle değil, hukuki ve iktisadi bir tespittir.
Ve COP31: Antalya kasımda dünyaya ne gösterecek?
Bu arada, herkesin dilinde olan ve 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da, ANFAŞ Expo alanında yapılması planlanan COP31'in dayanağı da bir uluslararası çevre sözleşmesidir: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS/UNFCCC). COP, bu Sözleşmenin "Taraflar Konferansı"dır; yani bir fuar, festival veya tanıtım etkinliği değil, bir sözleşme organıdır.
Herkesin transfere, konaklamaya, yatak kapasitesine ve Expo alanının düzenlenmesine odaklandığı bu etkinliğin hukuki temeli, çevrenin korunmasına dair uluslararası bir sözleşmedir. Türkiye bu sözleşmeye taraftır. Ve Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.
Buradaki çelişki de tam olarak görülmelidir: COP31'in öne çıkarılan gündem başlıklarından biri **"Sıfır Atık ve Döngüsel Ekonomi"**dir. Yani Antalya, kasım ayında dünyaya atık yönetimi ve döngüsel ekonomi konusunda ev sahipliği yapacak; seksen bini aşkın katılımcı, yüzü aşkın ülkenin heyeti ve dünya basını bu şehirde olacak.
Şunu açıkça yazmak gerekir: Böyle bir etkinlik öncesinde sahillerimizin mikroplastikten geçilmemesi karşısında, hiçbir süsleme, hiçbir otel ve hiçbir hizmet, bu şehrin ismine sürülecek kara lekeyi temizlemeye yetmez. Uluslararası bir iklim zirvesine ev sahipliği yapmak bir prestij meselesidir; ancak prestij, salonun içinde üretilip sahilde tüketilen bir şey değildir. Delegasyonun bir üyesinin akşamüstü sahilde çekeceği tek bir fotoğraf, aylarca süren tanıtım çalışmasından daha hızlı yayılır.
Kasıma üç ay kaldı. Bu üç ay, temizlik ekipmanı sayısını artırma süresi değil, kirliliğin kaynağındaki tesisleri denetleme, izinsiz veya kapasite dışı çalışanları kapatma ve havzadan denize atık taşınmasını durdurma süresidir.
Son söz
Akdeniz'in kıyıları, Anayasa'nın ifadesiyle Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Ancak bu kıyılar, hukuken devletin, iktisaden sektörün, fiilen ise bu ülkede yaşayan herkesindir.
Mikroplastik meselesi bize üç şeyi hatırlattı. Birincisi, kirlilik il sınırı tanımıyor: Adana'da denize karışan atık, on gün sonra Kemer'in plajında ve Çıralı'nın caretta yuvalarında karşımıza çıkıyor. İkincisi, temizlik faaliyeti bir başarı hikâyesi değil, bir başarısızlık itirafıdır; başarı, temizlenecek bir şeyin oluşmamasıdır. Üçüncüsü, hukukumuzda eksik olan kural değil, kuralın uygulanmasındaki kararlılıktır.
Turizm, bu ülkenin en kırılgan ihracat kalemidir. Fabrika yanarsa yeniden kurulur; deniz kirlenirse, itibarıyla birlikte on yıl geri gelmez. Rezervasyon iptali bir sezonun sorunudur; destinasyon itibarının kaybı bir kuşağın sorunudur. Üstelik bu yıl, hata payımız her zamankinden dar. Kasım ayında bu şehir, dünyanın iklim ve atık gündemine ev sahipliği yapacak. O masada söylenecek her cümlenin muhatabı, o masanın birkaç kilometre ötesindeki sahil olacak.
Bu nedenle şunu açıkça yazıyorum: Çevrenin korunması, turizmin yan başlığı değildir. Turizmin ta kendisidir. Ve bu alanda hukukun görevi, kirliliği temizleyenleri alkışlamak değil, kirletenleri bir daha kirletemeyecek hale getirmektir.