Kasım ayında Antalya, dünyanın en önemli diplomatik buluşmalarından birine ev sahipliği yapacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı, yani COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya EXPO Center’da gerçekleştirilecek. Bir hukukçu olarak benim için COP31 Antalya’ya gelecek yüzlerce diplomat, binlerce uzman ve on binlerce ziyaretçiden ibaret değildir. Bu etkinlik aynı zamanda Türkiye’nin iklim politikası, çevre hukuku, enerji hukuku, ticaret hukuku ve turizm hukukunun uluslararası iklim rejimiyle ne ölçüde bütünleştiğinin görüleceği büyük bir vitrin olacaktır.
Üstelik Türkiye ve Avustralya’nın oluşturduğu ortak başkanlık modeliyle Antalya’daki konferansın yalnızca “müzakere eden” değil, uygulamaya odaklanan bir COP olması hedefleniyor. COP31’in ikinci Küresel Durum Değerlendirmesi sürecinin de başlangıcına denk gelmesi bu açıdan ayrıca önem taşıyor.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve COP
COP kelimesini günlük hayatta çoğu zaman “iklim zirvesi” olarak kullanıyoruz. Oysa hukuken bundan çok daha fazlası söz konusu. COP, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf devletlerin konferansıdır. Bu yapı içerisinde Kyoto Protokolü bakımından CMP, Paris Anlaşması bakımından ise CMA adı verilen karar alma organları da faaliyet gösterir. Nitekim Antalya’daki toplantı aynı zamanda COP31, Kyoto Protokolü tarafları bakımından CMP21 ve Paris Anlaşması bakımından CMA8 olacaktır.
Burada üç temel hukuki metni birbirinden ayırmak gerekir.
1992 tarihli BMİDÇS, uluslararası iklim hukukunun temel çatısını oluşturdu. Kyoto Protokolü, özellikle gelişmiş ülkeler bakımından daha somut emisyon azaltım yükümlülükleri getirdi. 2015 tarihli Paris Anlaşması ise sistemi kökten değiştirdi.
Paris modelinin en önemli özelliği, yalnızca gelişmiş devletleri değil bütün tarafları iklim eylemine dahil etmesidir. Her devlet kendi ulusal koşullarına göre bir “Ulusal Katkı Beyanı”, yani NDC hazırlar; ancak bu katkıların belirli aralıklarla yenilenmesi, şeffaflık mekanizmaları ve küresel durum değerlendirmesi sayesinde sistem yalnızca siyasi vaatlerden ibaret bırakılmaz.
Dolayısıyla iklim hukukunun temel sorusu artık yalnızca “Devlet ne vaat etti?” değildir. Asıl soru şudur: Üye devlet ne yaptı ve bunu nasıl kanıtlayacak?
Türkiye’nin COP Yolculuğu
Türkiye, Çerçeve Sözleşme'ye 4990 sayılı Kanunla, 24 Mayıs 2004'te 189. taraf olarak katıldı. Türkiye, BMİDÇS kabul edildiğinde Ek-I ve Ek-II listelerinde yer alan ülkeler arasındaki özel konumu nedeniyle uzun yıllar farklılaştırılmış bir statü tartışmasının içinde kaldı. 2001 yılında Marakeş’te gerçekleştirilen COP7’de Türkiye’nin Ek-II listesinden çıkarılmasına ilişkin karar alındı. Bu, Türkiye’nin iklim rejimindeki özel konumunun şekillenmesinde önemli bir dönüm noktasıydı. Bunun pratik anlamı Türkiye'nin gelişmiş ülkelere özgü finansman sağlama yükümlülüğünün bulunmaması ancak EK-I ülkesi olarak düzenli sera gazı envanteri hazırlama, ulusal bildirim sunma ve azaltım politikaları geliştirme yükümlülüğünün bulunmasıdır. Kyoto Protokolü'ne 2009'da taraf olan Türkiye Protokol kabul edildiğinde Sözleşme'ye taraf olmadığı için sayısallaştırılmış bir azaltım yükümlülüğünü üstlenmedi.
Türkiye, Paris Anlaşması’nı 2016 yılında imzaladı ve 2021 yılında onayladı. Aynı yıl 2053 net sıfır emisyon hedefini açıklandı. 2024'te COP29'da, bu hedefle uyumlu 89 stratejiden oluşan Uzun Dönemli İklim Stratejisi'ni duyuruldu. En güncel ve en somut taahhüt ise İkinci Ulusal Katkı Beyanı: Cumhurbaşkanı tarafından 24 Eylül 2025'te New York'ta açıklandı, 9 Kasım 2025'te Birleşmiş Milletler Sekretaryası'na sunuldu. Bu beyana göre Türkiye, 2035 yılında sera gazı emisyonlarını referans senaryoya kıyasla 466 milyon ton karbondioksit eşdeğeri azaltmayı ve toplam emisyonlarını 643 milyon ton seviyesinde sınırlamayı taahhüt etmiştir. Referans senaryoda 2035 emisyonunun yaklaşık 1,1 milyar tona ulaşacağı hesaplanıyor. Hedef enerji, sanayi, ulaştırma, bina, tarım, atık ve arazi kullanımı dahil tüm sektörleri kapsıyor.
COP Kararlarının Türk İç Hukukunda Yansımaları
Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca, usulüne uygun yürürlüğe konulan milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bu nedenle yukarıda belirtilen milletlerarası sözleşmeler, Türkiye’de kanun hükmünde hukuki geçerliliğe sahiptir.
Buna ek olarak İklim hukukundaki dönüşümün en önemli göstergelerinden biri 7552 sayılı İklim Kanunudur. Kanun 2 Temmuz 2025’te kabul edilmiş ve 9 Temmuz 2025 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun amacı yeşil büyüme ve net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda iklim değişikliğiyle mücadele olarak belirlenmiştir. Bu Kanunla Emisyon Ticaret Sistemi kuruldu, ulusal karbon kredilendirme ve denkleştirme sistemi öngörüldü, Türkiye Yeşil Taksonomisi tanımlandı, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması yasal dayanağa bağlandı. Şehircilik açısından en kritik hükümler ise şunlar: ulusal ve yerel iklim planlarının hazırlanması zorunlu hale getirildi ve her ilde, Valilik koordinasyonunda bir İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu kurulması öngörüldü. Bu kanunla birlikte Türkiye’de artık emisyon azaltımı ve iklim değişikliğine uyum yalnızca politika belgelerinin konusu değildir. Planlama, izin, denetim, piyasa mekanizmaları ve kurumsal yapılanma açısından hukuki bir çerçeve oluşmuştur.
Tarihten Birkaç Ders
COP toplantılarının tarihine baktığımızda diplomasi kadar insan hikâyeleriyle de karşılaşırız.
COP27’de küçük ada devletlerinin yıllardır dile getirdiği “kayıp ve zarar” meselesi sonunda kurumsal bir mekanizmaya dönüştü. Yani dünyadaki en küçük ülkelerden bazılarının ısrarı, uluslararası iklim hukukunun gündemini değiştirdi.
COP26’da ise kömür konusunda kullanılan tek bir kelime haftalarca tartışıldı. “Phase out” yani kömürden çıkış ifadesi, son metinde Hindistan ve Çin başta olmak üzere bazı ülkelerin itirazları üzerine “phase down” yani kömür kullanımının azaltılması şeklinde değiştirildi. Bir kelimenin bile uluslararası hukuk diplomasisinde ne kadar önemli olabileceğini bundan daha güzel anlatan örnek bulmak kolay değildir.
COP28 ise fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda tarihî bir siyasi uzlaşıya sahne oldu. Yaklaşık 200 taraf, enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan uzaklaşmayı ve temiz enerji dönüşümünü hızlandırmayı öngören bir sonuç üzerinde uzlaştı.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:
İklim diplomasisi bazen binlerce sayfalık teknik raporlarla, bazen de tek bir kelimeyle ilerliyor.
Ve Turizm…
İklim hukukunu yalnızca enerji santralleri, fabrikalar ve çelik üretimi üzerinden okumak büyük bir hata olur. Turizm de iklim değişikliğinin hem mağduru hem de aktörüdür.
Otelin elektrik tüketimi, su kullanımı, atık yönetimi, gıda tedariki, ulaşım, havuzlar, soğutma sistemleri ve binaların enerji performansı doğrudan veya dolaylı biçimde karbon ayak iziyle ilişkilidir. Türkiye bu nedenle turizm sektöründe sürdürülebilirlik kriterlerini giderek daha fazla hukuki ve idari sisteme dahil ediyor. Türkiye Sürdürülebilir Turizm Programı kapsamında konaklama tesisleri için sürdürülebilirlik belgelendirme sistemi uygulanıyor ve 2026 yılında belgelendirme ve denetim esaslarına ilişkin yeni düzenlemeler yürürlüğe girdi.
Bu gelişmenin uzun vadeli sonucu bence çok önemli. Dünya, iklim değişikliğini artık bir çevre problemi olmaktan çıkarıp bir hukuk ve ekonomi düzenine dönüştürüyor. Geleceğin oteli yalnızca yıldız sayısıyla değil, karbon ayak iziyle de değerlendirilecek. Turizm işletmelerinin çevre performansı; yatırım kararlarını, finansmana erişimi, marka değerini, kurumsal itibarını ve uluslararası tur operatörleriyle ilişkilerini doğrudan etkileyebilecek.
Ve belki de COP31’in Türkiye için en büyük sınavı, dünyaya güzel bir konferans düzenleyip düzenleyemediğimiz değil; Antalya’dan sonra kendi hukuk sistemimizde, şehirlerimizde ve özellikle turizm sektörümüzde neyi gerçekten değiştirebildiğimiz olacaktır. Çünkü iklim diplomasisinin gerçek başarısı, zirve salonunda atılan alkışlarda değil; zirve bittikten sonra günlük hayatımızda değişen kurallarda ölçülür.