Bir önceki yazımızda seyahatin psikolojik ve felsefi boyutlarını ele almıştık. Ancak hiçbir seyahat deneyimi, güvenlik hissi olmadan tam anlamıyla yaşanamaz.
Son 24 gündür devam eden İran–ABD–İsrail gerilimi, güvenlik ihtiyacı gerçeğini bir kez daha ortaya koymuş ve Türk turizmini yeni bir sınavla karşı karşıya bırakmıştır.
Hukuk literatüründe güvenlik, sadece fiziksel şiddetin yokluğu durumu değildir. Yerli veya yabancı olup olmasına bakılmaksızın bireyin savaş veya terör gibi eylemlere maruz kalmadan yarınından emin olması genel güvenliği; bireylerin gündelik yaşamlarını sürdürürken kolektif bir huzur iklimi içinde, şiddet sarmalından ve suç korkusundan azade bir biçimde var olabilmesi toplumsal güvenliği; devletin tüm işlem ve eylemlerinde öngörülebilir olması, kişilerin hukuki statülerinin korunması ve olası bir uyuşmazlıkta adil bir yargılama ile hakkına kavuşacağına dair sarsılmaz inancı ise hukuki güvenliği ifade eder. Ülkemizde bu kavramların her biri ile ilgili olarak mevcut yapısal sorunlar bu yazının konusu ve kapsamını aşacak niteliktedir. Burada esas olarak ele almak istediğimiz konu Türk turizminin, dış kaynaklı risklerden ve gerçek güvenlik problemlerinden ziyade, içeride inşa edilen "güvensizlik algısı" ve bu algıyı besleyen medya pratikleri ile asıl büyük sınavı vermesidir.
Nitekim Türk turizm sektörünün güvenlik konusunda verdiği sınavlardan biri de kendi medyası ile ilgilidir. İran–ABD–İsrail gerilimin tırmandığı ilk günden itibaren rakip destinasyon medya kuruluşları tarafından yapılan güvenlik propagandası ve sosyal medyada dolaşan gerçek dışı bilgiler yetmezmiş gibi, Türk ana akım medyasının adeta bir kıyamet haberciliği yarışına girdiği görülmektedir. Haber değeri ve kamuyu aydınlatma amacını taşımayan, sabahtan akşama kadar adeta “başımıza füze yağsın da haberini yapalım” mantığıyla üretilen programlar, alanında uzman olmayan kişilerce hazırlanan spekülatif senaryolar bugün de artan gücü ile devam etmektedir. Bu haberlerin basit seyirci devşirme amacı uğruna turizm sektörüne ve güvenlik algısına yıkıcı etkisi olduğu açıktır.
Aynı hatalı pratiklerin güvenlik kavramının diğer boyutları ile ilgili olarak sürekli olarak yapıldığı da bir gerçektir. Son yıllarda ciddi biçimde yara alan hukukun üstünlüğü ve yargıya duyulan güven sorununun, ülke içinde yarattığı sıkıntılara ek olarak; ana akım medyanın ve haber akışının suç olaylarının aktarımına ağırlık vermesi, suç işleyenlerin serbest bırakıldığı ya da cezasız kaldığı yönündeki haberlerin öne çıkarılması, akıl almaz cinayet vakalarının gündüz kuşağı programlarına malzeme edilmesi ve ceza infaz düzenlemelerinin adeta “katillerin sokağa salınması” şeklinde lanse edilmesi, yalnızca turistleri değil, toplumun tüm kesimlerini endişelendirmekte ve güvenlik duygusunu zedelemektedir. Trafikte yaşanan agresif davranışlar, dolandırıcılık vakaları ve gündüz kuşağı programlarında detaylarıyla işlenen şiddet olayları, toplumun genel ruh halini derinden etkileyerek toplumsal güvenliği yok etmekte toplumu adeta bir “cinnet toplumu” algısına sürüklenmektedir.
Her toplumun gerçek haberleri edinme hakkı bulunduğu ve hiçbir sağlıklı toplum ya da bireyin buna karşı çıkmayacağı bilinen bir gerçektir. Ancak tıpkı bu savunmanın sorumlu yayıncılıkla hiçbir ilgisinin bulunmaması gibi, bu yaklaşımın da dünyanın hiçbir medeni ülkesinde artık kabul görmediği açıktır.
Sonuç olarak Türkiye’nin turizmde karşı karşıya olduğu asıl kriz, güvenliğin kendisinden ziyade, güvenlik algısının etkin bir şekilde yönetilememesidir. Dış politik gelişmeler elbette önemlidir; ancak belirleyici olan, ülke içinde hukukun üstünlüğüne duyulan güven, toplumsal huzurun korunması ve medyanın sorumlu yayıncılık anlayışıdır. Turizm sektörünün sürdürülebilirliği, bu üç alanın birlikte ve dengeli biçimde ele alınmasına bağlıdır.
Bu süreçte özellikle kamu gücünün kullanılması noktasında Bakanlığa, gerçek ve kamu yararını gözeten yayınlar yapılması bakımından sektör kuruluşlarına ve kuruluş kanunu gereği turizm hedeflerine ulaşılması, turizm olanaklarının uluslararası alanda etkin biçimde tanıtılması ve pazarlanmasına yönelik stratejiler geliştirilmesi, sektörün ihtiyaç ve eğilimlerinin belirlenmesi ve turizm potansiyelinin tüm yönleriyle değerlendirilerek ülke ekonomisine kazandırılması gibi temel görevleri bulunan Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’na (TGA) önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.
Güvenle kalın.