Yürümeyi seviyorum. Hem de yıllardır, mümkün olduğunca aksatmadan…
Nerede olursam olayım kendime mutlaka yürüyüş rotaları belirlerim. Geçici olarak yaşadığım ülkelerde, çalıştığım şehirlerde bu hep böyle oldu. Bazen bir şehrin kalabalık caddelerinde, bazen deniz kenarında, bazen dağlarda ya da ormanda…
Bir süredir yeniden Antalya’dayım. Ve tahmin edeceğiniz gibi yürümeye devam ediyorum. Çoğu zaman Düden yürüyüş yolunda, Eski Lara’da deniz kenarında, Konyaaltı sahilinde… Zaman zaman da Antalya’nın dağlarında, ormanlarında.
Yürümek bana iyi geliyor. Sadece fiziksel olarak değil, ruhen de…
İnsanları izlemek, doğaya bakmak, şehrin ritmini hissetmek… Hatta bazen iş yerinde öğle aralarında bile sokak aralarında rastgele yürüyüşler yapıyorum.
Şimdi “bu yazı nereye bağlanacak?” diye düşünenler olabilir.
Turizm sektöründe yazarken yürüyüş alışkanlıklarımdan bahsetmek ilk bakışta biraz garip gelebilir. Ama aslında tam da konunun içindeyim.
İki gün önce günlük yürüyüşümü bu kez Kundu çarşısında yaptım. Baştan sona yürüdüm. İlk defa…
Ve açıkçası gördüklerime inanamadım.
Hepimiz o yoldan arabayla geçiyoruz, görüyoruz. Belki aramızda yürüyenler de olmuştur. Ama yürüyerek bakınca manzara çok daha çarpıcı. 90’lı yılların Alanya’sı bile bugün gördüğümden daha derli toplu, daha karakter sahibiydi.
Yan yana dizilmiş, birbiriyle ilgisiz dükkânlar…
Sushici, steakhouse, diş kliniği, döviz bürosu, telefoncu, Western Union, hediyelikçi, “marka” görünümlü tişörtçüler, fast food zincirleri…
Tam karşılarında ise her biri birbirinden lüks, her şey dahil konseptiyle hizmet veren oteller. İçeride kaliteyi artırma, fiyatı yukarı çekme, deneyimi geliştirme üzerine sürekli planlar yapılıyor. Ama o otellerden çıkan misafir, birkaç adım sonra bambaşka bir manzarayla karşılaşıyor.
Bir yanda “daha iyi nasıl oluruz?” sorusu, diğer yanda plansız, kimliksiz bir çarşı.
Atatürk’ün o meşhur sözü aklıma geliyor:
“Antalya hiç şüphesiz dünyanın en güzel şehridir.”
Gerçekten öyle.
Ama o güzelliğin ne kadarını gösterebiliyoruz?
Bugün Kundu’daki birçok turist için Antalya; otelin önü, sahil, Akdeniz ve uzaktan görünen dağlardan ibaret. Çoğu zaman bunun ötesine geçmiyorlar. Çünkü her şey dahil sistemde, otel dışına çıkmak bile bir “kayıp” gibi algılanıyor.
Toplantılarda sık sık söylüyoruz:
“Antalya deniz ve güneşten ibaret değil.”
Ama sahada gördüğümüz tablo ne yazık ki bunu desteklemiyor.
Elbette o çarşıdaki esnaf da ayakta kalmaya çalışıyor. Herkesin para kazanması gerekiyor. Bunu anlamak zor değil.
Ama mesele şu:
Biz gerçekten bu muyuz?
Ya da daha önemlisi, böyle mi olmalıyız?