Hiçbir dönem bugün olduğu kadar hızlı yaşanmadı.
Sabah işe yetişme telaşıyla başlayan günler; toplantılar, telefonlar, e-postalar ve bitmeyen hedeflerle akşama ulaşıyor. Eve dönüyoruz ama aslında eve gelemiyoruz. Bedenimiz salonda, zihnimiz hâlâ ofiste. Bilgisayar kapanıyor ama düşüncelerimiz kapanmıyor.
Modern dünya bize daha çok kazanmayı öğretti. Daha çok üretmeyi, daha çok tüketmeyi, daha çok büyümeyi…
Ama aynı dünya bize yavaşlamayı, dinlemeyi, paylaşmayı ve gerçekten yaşamayı öğretemedi.
Eskiden insanlar geçim derdini konuşurdu. Bugün ise zamanın yetmediğinden yakınıyor. Çünkü artık hepimiz biliyoruz ki para yeniden kazanılabilir; ama kaybedilen zamanın telafisi yoktur.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştıracaktı. Gerçekten de öyle oldu. Dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Ancak aynı hızla birbirimizden uzaklaştık. Aynı masada oturan insanlar birbirine bakmadan telefonlarına bakıyor. Aynı evde yaşayan aile bireyleri, aynı odada farklı dünyalarda yaşıyor.
İş hayatı hiç olmadığı kadar rekabetçi. Şirketler büyüyor, yapay zekâ gelişiyor, verimlilik artıyor. Buna karşılık sabır azalıyor, ilişkiler yüzeyselleşiyor ve insanlar giderek daha yalnız hissediyor.
Bugün başarı; makamla, ciroyla, unvanla ve banka hesabıyla ölçülüyor. Oysa kimse, çocuğunun okul gösterisini kaçırmayan babayı, yaşlanan anne ve babasına vakit ayıran evladı ya da dostunu zor gününde yalnız bırakmayan insanı başarı listelerine yazmıyor.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı tam da burada başlıyor.
İş hayatını kazandığımızı sanırken, hayatın kendisini kaybediyoruz.
Daha büyük evler yapıyoruz ama içinde birlikte oturacak zamanı bulamıyoruz. Daha konforlu otomobillere biniyoruz ama sevdiklerimizle çıkacağımız kısa bir yolculuğu sürekli erteliyoruz. Takvimlerimiz doluyor, fakat gönüllerimiz boşalıyor.
Üstelik bu yalnızca çalışanların değil; işverenlerin, yöneticilerin ve girişimcilerin de hikâyesi. Daha fazla büyüme arzusu, bitmeyen hedefler ve sürekli artan rekabet, herkesi aynı koşu bandına çıkarıyor. Herkes daha hızlı koşuyor ama nereye vardığını bilenlerin sayısı giderek azalıyor.
Bir zamanlar insanlar iş çıkışını beklerdi. Bugün ise işin çıkışı yok. Telefonlarımız cebimizde değil, adeta zihnimizin içinde. Tatildeyken e-postaları kontrol ediyor, akşam yemeğinde toplantı planlıyor, çocuklarımız konuşurken ekranımıza bakıyoruz.
Fiziksel olarak evdeyiz; ama ruhumuz hâlâ iş yerinde.
İnsan ilişkileri de bundan payını alıyor. Samimiyet yerini çıkara, dostluk yerini bağlantılara, sohbet yerini kısa mesajlara bırakıyor. Oysa insan yalnızca çalışarak değil; dinleyerek, paylaşarak ve anlayarak da büyür.
Aile, insanın ilk okuludur. Sevgi, saygı, sabır ve paylaşmayı burada öğreniriz. Fakat yoğun iş temposu ve ekonomik kaygılar, aynı sofrada oturan insanları bile birbirine yabancı hâle getirebiliyor.
Belki de bugünün insanının en büyük sorunu yorgunluk değil, tükenmişliktir. Çünkü yorulan beden dinlenebilir; ama tükenen ruhun ihtiyacı biraz daha fazla para değil, biraz daha fazla anlamdır.
Bu yazı çalışmaya karşı değildir.
Üretmeye, gelişmeye, başarılı olmaya da karşı değildir.
Asıl itiraz, başarı uğruna insanı tüketen anlayışadır.
Çünkü iş, hayatı güzelleştiren bir araçtır; hayatın kendisi değil.
Belki de artık şirketlerin başarısı yalnızca bilançolarla değil; çalışanlarının yüzündeki tebessümle, ailelerine ayırabildikleri zamanla ve geride bıraktıkları insanî değerlerle de ölçülmelidir.
Kariyer önemlidir. Başarı değerlidir. Kazanmak güzeldir.
Ama hiçbir terfi, bir çocuğun kaçırılmış çocukluğunu geri getirmez.
Hiçbir ciro, anne ve babayla geçirilemeyen zamanı satın alamaz.
Hiçbir makam, ihmal edilmiş dostlukları yeniden kuramaz.
O hâlde belki de kendimize yeniden şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Çalışmak için mi yaşıyoruz, yoksa yaşamak için mi çalışıyoruz?
Çünkü günün sonunda insanlar bizi kaç yıl çalıştığımızla değil; kaç kalbe dokunduğumuzla hatırlayacak.
Gerçek başarı, işte yükselirken insan kalabilmek; kazanırken paylaşabilmek ve hayatın temposu içinde sevdiklerimizi kaybetmeden yürüyebilmektir.
İş hayatı insana kariyer verebilir, servet kazandırabilir, itibar sağlayabilir.
Ama kaybedilen zamanı asla geri veremez.
“Hayat, ertelediklerimizin toplamı değildir. Gerçek zenginlik; banka hesabımızda birikenler değil, birlikte gülebildiğimiz, konuşabildiğimiz ve hatırlanabildiğimiz anlardır. Çünkü sonunda iş hayatı biter; geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalır.”